Arama Sonuçları

Listeleniyor 1 - 6 / 6
  • Yayın
    Ritmik beden, belleğin ritmi: Bir 29 Ekim anısı
    (2010) Tuğrul, Saime
    Ulus, meşruiyetini, ideoloji, sosyal kurumları ve taşıyıcıları ile sağlasa da bu, toplumun tümünü, ulus bilincine eklemlemek için yeterli değildir. Bu toplumsal uzlaşma, toplum üyelerinin, hafızalarına, bedenlerine girmek, bireyi, ulusu ile eriyik (füzyonel) bir ilişki içine sokmakla mümkündür. Sınırlarını, coğrafyanın ötesine taşımak, bedensel, akustik, dilsel sınır işaretleri ile, bizi diğerlerinden ayırmak gerekir: Bu ayrışımda, mümkün olduğunca, şiddet dışarıya atılmaya çalışılırken, içsel uzlaşmış cemaatin, bedensel bütünlüğü korunmaya çalışılır. Biz olabilmenin temel koşulu olan içte barışın, -gerektiğinde, dışarıda savaş olma pahasına- sağlanmasını, birlikteliğin kenetlenmiş bir bütünlüğe dönüşebilmesini, içsel stresin yönetimi belirler. Bütünleşmenin harcı ise, ortak değerler etrafında oluşmuş tertibatlar sayesinde gerçekleşir; her türlü eğitim ve talim kurumlarının yanı sıra, kurucu dönemin toplumsal bellekte canlı tutulması, ilk inşanın anısının bir kuşaktan ötekine taşınması gerekir. Kültürel bellek sayesinde, kurucu geçmiş, toplumsal hatırlama sürecinde yeniden oluşturulup, doxa'ya dönüştürülürken, hafıza mekânları yeniden oluşturulmuş somut geçmişin sembolik alana taşınmasına yardım ederler. Toplum üyelerinin geçmişi canlı tutmalarının bir başka yolu da tekrarlar yoluyla sağlanan eşzamanlılık deneyimleridir; bayramlar ve törenler, resmi geçitler, döngüsel karakterleri ve düzenleriyle, simdi ile geçmişin kopmamasını sağlayan en önemli tertibatlardandırlar. Bayramların ritüelini oluşturan düzen, söylemler, müzik ve ritmle beslenen toplum üyeleri, hafıza mekânının bir uzantısı olarak, ortak dilin ve sesin etrafında cemaatsel bir beden oluştururlar.
  • Yayın
    Mülteci temsillerinde kültürel farklılık inşası ve toplumsal kabule etkileri
    (Afyon Kocatepe Üniversitesi, 2021-06-30) Pandır, Müzeyyen
    Türk toplumu ve Suriyeli mülteciler arasında toplumsal kabul ve uyum konusuna odaklanan kamuoyu çalışmaları, coğrafi yakınlıkları ve ortak dini hassasiyetlerine rağmen Türk toplumunun Suriyeliler’i kültürel olarak uzak ve farklı gördüklerini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, Suriyeli mültecilerin ülke gündeminde oldukları dönemlere dönerek, o dönemin haber fotoğraflarında nasıl temsil edildiklerini, fotoğraflarda nasıl bir “Suriyeli mülteci” kimliği inşa edildiğini ve bu temsillerin Türkler ve Suriyeliler arasında kültürel farklılık ve uzaklık algısını nasıl beslemiş olabileceklerini sorgulamaktadır. Suriyeli nüfusun Türkiye’de en fazla artış gösterdiği 2014 ve 2015 yıllarında beş günlük gazetede yayınlanan Suriyeli mülteci fotoğrafları içerik analizi yöntemi ile incelenmiş, fotoğraflarda Suriyeliler’e dair hangi anlamların üretildiği belirlenmiş, biz-onlar ayrımının nasıl ve hangi temsil pratikleri ile inşa edildiği gözlemlenmiş ve bu temsillerin toplumsal kabule yönelik olası etkileri tartışılmıştır. Sonuç olarak, gazete temsillerinde Suriyeli mültecilere karşı önyargılı bir temsil biçiminin açık bir şekilde kullanılmadığı, ancak bazı temsil pratikleri ile daha örtülü şekillerde Suriyeliler’in toplumdan (bizden) farklı, uzak ve yabancı bir grup olarak inşa edildiği savunulmaktadır. Bu temsil biçimi, üç buçuk milyonun üzerinde Suriyeli nüfusa sahip Türkiye’de, Suriyeliler’e yönelik toplumsal kabulün oluşumuna olumsuz etki edecek niteliktedir. Toplum içerisinde barışın hâkim olabilmesi için medya temsillerinde, Suriyeli mültecilerin “görünmez” kılınan ancak “bize” benzer “sıradan” ve olumlu özelliklerinin görünür kılınması önerilmektedir.
  • Yayın
    Media portrayals of refugees and their effects on social conflict and social cohesion
    (T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2020) Pandır, Müzeyyen
    Media portrayals of refugees can produce prejudice toward refugees as well as understanding and acceptance. In that sense, the media have the potential to be part of the problem or part of the solution in issues of conflict and cohesion between host and refugee communities. In this critical time when the future of Syrian refugees in Turkey is being discussed, this article reviews previous research on the media’s representation of refugees, identifies the dominant representational practices and discusses their effects on the inclusion and exclusion of refugees, which may lead to social cohesion or social conflict, respectively. The main body of the article first identifies the negative effects of refugee representations, namely victimization, depoliticization, dehumanization, marginalization, homogenization and deindividualization, and explains in what ways these representations stigmatize refugees as “other” in society and produce prejudice and xenophobia toward them. The article then turns to the representation strategies used to reduce prejudice and motivate understanding in society. Here, empathizing with refugees and taking a rights-based journalism approach are identified among the media’s inclusion practices toward refugees. Overall, specifically focusing on Syrians in Turkey, the paper aims to initiate a discussion on how the media can play a role in assisting the acceptance of refugees, asylum seekers and immigrants in a new country by raising awareness about the media’s representational practices.
  • Yayın
    Stereotyping, Victimization and depoliticization in the representations of Syrian refugees
    (Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019-06-26) Pandır, Müzeyyen
    This paper studiesthe representational constructions of the image of Syrian refugee in newspaper photographs and discusses the processes in which the Syrian refugee is victimized, stereotyped and depoliticized through representation. It analyses Syrian refugee photographs published between 2011 and 2015 in five Turkish newspapers. Working within visual sociological and constructivist perspectives, and synthesizing content and visual analyses, the study first dwells upon the universal “ideal victim” profile mentioned in victimology studies, then reveals that the image of Syrian refugee is predominantly constructed as “victim” in the analyzed newspaper photographs. The study elaborates that refugees’ victimhood is represented through different themes of suffering, which appear around the themes of poverty, displacement, the need, and loss and pain. Then the victimization of the refugee is problematized and discussed under two main arguments. The first argument discusses that the prevalence of the victim discourse in Syrian refugee photographs is achieved through the technique of stereotyping, which reproduces the universal image of the refugee as weak and vulnerable, regardless of time and context. The second argument discusses that victimization works as a device for depoliticization, which imagines the refugee only as weak and powerless rather than a subject with political agency who produces action and results. The paper concludes that victimization and depoliticization produce a disparity between the lived experiences of the refugee (who has survived a war) and the representations of the refugee (who is a powerless war victim).
  • Yayın
    İki Dünya Savaşı arası dönemde Türkiye'de nüfus ve halk sağlığı tartışmalarının değerlendirilmesi
    (Mersin Üniversitesi, 2014-12-01) İlikan Rasimoğlu, Ceren Gülser
    Milli Mücadele sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye kalan 13 milyonluk nüfusun bir buçuk milyonu verem, frengi, trahoma gibi hastalıklarla mücadele etmekteydi. Nüfusun yapısı hem nicelik hem de nitelik bakımından değişmişti. Sağlık sorunları, yeni kurulan ülkenin en önemli sorunlarından olarak addedilmiş ve inşa edilecek nüfusun birincil önceliği haline gelmişti. Bu bağlamda salgın hastalıklara karşı savaş, sosyal yardım, tıbbi bakım merkezleri, sağlık kadrosunun eğitimi, merkez hıfzıssıhha kurumunun oluşturulması, barınma meseleleri ve sağlık propagandası gibi konular gündeme alınmıştı. Bu makale tıbbın Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye'sinde hem siyasal tartışmalarda yer almasının hem de toplumsal sağlık hizmetleri bağlamında kitlelerin sağlık eğitimi yoluyla bir nüfus politikası oluşturmasının biçimlerini ortaya koymaktadır. Bunlara ek olarak makalede, sözü edilen dönemde ulus inşası, modernleşme ve sağlığın geliştirilmesi projelerinin birbirleriyle kaynaştırılması tartışılmaktadır.
  • Yayın
    Heidegger üzerine düşünceler
    (2017) Öymen, Örsan Kunter
    Bu yazı 20. Yüzyıl Alman filozofu Martin Heidegger üzerine çeşitli düşüncelerden oluşmaktadır. Heidegger'in Nazilerle ilişkileri, mantıkçı pozitivistlerle çatışmaları, mantıkçı pozitivistlerin Nazilere muhalefeti, Rudolf Carnap'ın ve Heidegger'in temel felsefi akıl yürütmelerinin karşılaştırılması ve Heidegger'in Varlık ve Zaman eserinden belli bölümlerin çözümlenmesi, bu yazının temel konularıdır. Heidegger, Nazi yönetimiyle 1930'lardaki bağlarından dolayı, tartışmalı bir kişiliktir. Öte yandan, Heidegger'in felsefi düşüncelerinin ve kuramlarının Nazi ideolojisinin bir sonucu olduğunu söylemek zordur. Ancak, Heidegger'den farklı olarak, mantıkçı pozitivistlerin Nazilere karşı direndikleri ve bunun bedelini ölüm, sürgün ve üniversitelerindeki işlerinden atılmak biçiminde ödedikleri de tarihsel bir gerçektir. Felsefi boyutla ilgili olarak ise, mantıkçı pozitivistler ve onların önde gelen kişilerinden birisi olan Carnap, Heidegger'i, bilişsel anlamdan yoksun ve doğrulanabilirliği olmayan bir metafizik geliştirmekle eleştirdi. Carnap, bu tür kuramların, ancak bir yaşam duygusunun dışavurumu olarak değerlendirilebileceğini, ancak bunu da sanatın çok daha uygun bir biçimde yaptığını vurguladı. Heidegger ise buna karşılık, temel bir ontoloji bağlamında insan varlığı çözümlemesini anlamadıkları ve felsefeyi mantığa ve bilimlere indirgedikleri için mantıkçı pozitivistleri eleştirdi. Heidegger'in ontolojisi önemli bir ölçüde kendisinden önceki belli filozoflardan etkilenmişti. Ancak Varlık ve Zaman eserinin en ilginç ve özgün düşüncelerinden birisi de Ölüme doğru Varlık, endişe ve otantisite arasındaki ilişkinin çözümlemesidir. Bu çözümlemenin bilişsel anlamdan yoksun metafizik bir kuram olup olmadığı ve bir yaşam duygusunun dışavurumu olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ucu açık bir sorudur.