Arama Sonuçları

Listeleniyor 1 - 10 / 14
  • Yayın
    Osmanlı savaş ekonomisi ve bir muhalefet programı olarak temsil-i meslekî: İmparatorluğun son yıllarında sermaye iktidar ilişkileri üzerine notlar
    (Rasim Özgür Dönmez, 2020) Ülker, Erol
    Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve siyasi koşulları hakkındaki bu yazı, birbiriyle yakından bağlantılı iki temel meseleye odaklanmaktadır. Öncelikle İtibar-ı Milli bankasının kuruluş süreci ekseninde mali-askeri bir ilişkiler ağının 1916 yılı sonlarından itibaren Osmanlı savaş ekonomisinde hakim konuma yükselişi incelenmektedir. İkinci olarak, askeri-mali nüfuzun yükselişiyle birlikte imparatorluğun son yıllarında nasıl bir siyasal bağlamın ortaya çıktığı tartışılmaktadır. Bu soru, Cihan Harbi yıllarında formüle edilen ve milli mücadele sürecinin başlıca ideolojik tartışmalarında önemli bir referans noktası haline gelen Meslekî Temsil programına atıfla ele alınmaktadır. Meslekî Temsil, ideolojik boyutları ya da fikirsel kökenlerinden ziyade, savaşın son yıllarında gelişen iktidar-muhalefet ilişkileri bağlamında incelenmektedir. Yazıda vurgulanan temel argüman, Meslekî Temsil’in mevcut güçler dengesinde muhalif bir tutumu yansıttığıdır. Bu program savaş ekonomisini kontrol eden hakim koalisyona alternatif olarak siyasal rejimin korporatist bir temelde yeniden şekillenmesini önermektedir.
  • Yayın
    İttihatçı tek-parti rejimi kurulurken hizipler, seçimler, boykot
    (Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi, 2021-12-13) Ülker, Erol
    1908 Anayasa Devrimi’nin en önemli siyasi aktörü olan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), İkinci Meşrutiyet Döneminin ilk yıllarında mevcut hükümetler üzerinde hâkimiyet kurma çabası içinde olmuş, Ocak 1913’te gerçekleşen Bâbıâli baskınından sonra ise hükümetin kontrolünü doğrudan ele alarak bir tek-parti iktidarının kuruluş sürecini başlatmıştır. Bu yazı, İTC’nin 1908 – 1913 dönemindeki denetleme iktidarından 1913–1918 dönemindeki doğrudan tek-parti yönetimine geçiş sürecini ele almaktadır. Yazının amacı, İttihatçı tek-parti rejiminin kuruluş dinamiklerini incelemek, İTC içindeki iç mücadelelere odaklanarak bu rejimin hangi koşullar altında ve nasıl ortaya çıktığını tartışmaktır. Bunun için İttihatçı hareket içinde belirleyici bir dinamik olarak görülen asker – sivil ayrımı eleştirel bir çerçevede değerlendirilecek, söz konusu ayrımın İTC içindeki güç ilişkilerinin analizi için yeterince açıklayıcı bir çerçeve sunmadığı ileri sürülecektir. Yazının odaklandığı temel mesele 1912 yılının ikinci yarısında ortaya çıkan bir siyasal strateji tartışmasıdır. İTC’nin muhalefete itildiği ve İttihatçıların hâkim olduğu Osmanlı Mebusan Meclisi’nin feshedildiği kritik bir dönemde gündeme gelen söz konusu tartışmanın odağında, yeni bir meclisin oluşumu için düzenlenmesi öngörülen seçimler karşısında alınması gereken siyasal tutum yer almıştır. Genel olarak ihtilalci bir yönelimi temsil eden boykot önerisi, İttihatçı kadrolar arasında asker – sivil hizipleşmesiyle açıklanamayacak bir kutuplaşmaya neden olmuş ve İTC’nin 1912 Kongresi bu gerilimin gölgesinde toplanmıştır. Yazının başlıca iddiası, İttihatçı tek-parti iktidarının 1912 Kongresinde ortaya çıkan bölünmenin tarafları arasındaki bir güçler dengesine dayandığı ve aslında bu dengeyi kurumsallaştırdığıdır. İttihatçı hareket içinde 1912 yılının ikinci yarısında ortaya çıkan bölünme, Mahmut Şevket Paşa suikastı sonrasında ordu, hükûmet, yasama organları, esnaf cemiyetleri ve kooperatifleri de içeren, İTC’nin ve özellikle onun en yüksek karar mercii olan Meclis-i Umumî’nin merkezinde olduğu bir siyasal mekanizmanın oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Tek-parti iktidarının yaslanacağı kurumsal zemin İTC’nin 1913 Kongresi’nde ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde 1913 Kongresi’nde oluşturulan kurumsal altyapı adeta 1912 Kongresi’nde görünür hale gelen ilişki ağlarını yansıtmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu, İTC, devlet ve hükümet arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği bu siyasal bağlamda Cihan Harbi’ne dâhil olmuş ve İttihatçı tek-parti rejimi savaşın sonuna dek iktidarda kalmıştır.
  • Yayın
    Otoriter demokrasi: tarihsel ve kavramsal bir tartışmaya dair ilk notlar
    (Işık Üniversitesi Yayınları, 2020-12-10) Ülker, Erol
    Bu çalışma siyasal rejim ve popülizm tartışmalarına ilişkin olarak gündeme gelen otoriter demokrasi kavramına tarihsel ve kavramsal bir çerçevede değinmeyi amaçlıyor. Söz konusu kavram çoğu zaman demokratik kurumların formel olarak işlemeye devam ettiği siyasal rejimlerde ortaya çıkan otoriterleşme eğilimlerine istinaden kullanılmakta, bu anlamıyla siyasal iktidarın sivil toplum aleyhine genişlemesine ve merkezileşmesine işaret etmektedir. Ancak Dylan Riley The Civic Foundations of Fascism in Europe: Italy, Spain, and Romania, 1870-1945 isimli çalışmasında, otoriterleşme ve sivil toplum arasında kurulan ve kendisinin “Tocqueville tezi” olarak nitelendirdiği bu ilişkiyi ters yüz etme iddiasındadır. Riley’e göre iki-savaş-arası dönemde İtalya, İspanya ve Romanya’da hakimiyet kuran faşist rejimler, sivil toplumun yokluğu ya da zayıflığı nedeniyle değil, tam tersine hızlı bir şekilde ve fazlasıyla gelişmiş olmasından beslenirler. Riley, Avrupa’da özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başlarında ortaya çıkan dernekleşme ve kooperatifleşme hareketlerine işaret ederek, sivil toplumun gelişimine vurgu yapar. Ancak Riley’e göre bu, Avrupa’nın önemlice bir bölümünde liberal demokrasinin değil, otoriter demokrasilerin ortaya çıkmasını önceler. Bu çalışma, Federico Finchelstein’ın 2017 yılında yayınlanan From Fascism to Populism in History isimli çalışmasına atıfla, Riley’nin ortaya koyduğu analitik çerçeveyi eleştirel bir perspektifle değerlendirmekte ve otoriter demokrasi kavramının Osmanlı’nın son dönemi için ne dereceye kadar açıklayıcı olabileceğini tartışmaktadır. Osmanlı’da İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde ortaya çıkan korporatist hareketin kökenlerine ve bu hareketin İttihatçı tek-parti rejimiyle ilişkilerine işaret edilmektedir.
  • Yayın
    Ulusaldan Küresele: Popülizm, Demokrasi, Güvenlik Konferansı
    (Işık Üniversitesi Yayınları, 2021-02-04) Akçay, Özlem; Akkaya, Ali; Celep, Ödül; Çağlar, Mehmet Turan; Doğan, Mustafa Görkem; Erçetin, Tuğçe; Erdoğan, Emre; Gürcan, Efe Can; Gedik, Ahmet; Göcen, Ceren Ece; Özyiğit, Suat Eren; Karaömerlioğlu, Mehmet Asım; Özer, Ferda; Sütçüoğlu, Bilgen; Ülker, Erol; Demiralp Yılankaya, Seda; Balta, Evren; Esen, Berk; Özal, Emine; Ecevit, Yüksel Alper; Özdemir, Veli; Karakaya Polat, Rabia; Lowndes, Vivien; Ilgıt, Aslı; Sırmalı, Gökhan; Sokullu, Ebru Canan; Şenol, Selin Karana; Toksöz, Itır; Tuğtan, Mehmet Ali; Kurt, Merve; Kayhan Pusane, Özlem; Celep, Ödül
    Öngörülmesi giderek güçleşen, sarsıntılı ve savrulmalı zamanlardan geçiyoruz. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş ortak deneyimleri sonrasında 1950’lerden ve 1990’lardan itibaren demokratik sistemlerin peş peşe dalgalarla meşrulaşacağı, yaygınlaşacağı ve güçleneceği öngörüsü hakimdi. Ancak son yıllarda yaşanan bazı gelişmelerle demokrasilerin geleceği tekrar sorgulanmaya başladı. Gerek 11 Eylül ile başlayan ve IŞİD ile devam eden ve şiddet içeren İslamcı radikalizm, gerek Batı demokrasilerinde popülist radikal sağ hareketlerin ve beyaz ırkçı grupların yükselişi ve iktidara gelişi, bir yandan güvenlik-özgürlük ikileminin demokrasi dengesini bozdu, bir yandan da hem demokratik sistemlerin hem dünya barışının geleceğini bizi tekrar sorgular, sorgulatır hale getirdi. Demokrasileri bildiğimizi zannediyoruz, ama demokrasiler ile ilgili daha öğrenmemiz gereken çok şey var. Demokrasi kaderimiz de geleceğimiz de olmak zorunda değil belki de. Ya da belki yanlış yerden soru sormaya başlıyoruz, belki demokrasi yerine yeni bir referansa ihtiyacımız var. Aslında demokrasileri çantada keklik görmeyip, sabırla büyütüp yeşertmek, geliştirmek, korumak, ileri safhalara taşımak ve bizden sonraki nesillere aktarmak bir sorumluluk, ve bu sorumluluk bizlere ait. Popülizm, demokrasi, güvenlik kavramlarının her biri bugün sıkça ve yaygın olarak kullandığımız kavramlar olarak gündelik sohbetlerimizin içine kadar girmiş durumda. Bu yaygın kullanımlarına rağmen her bir kavram, üzerine düşünmeye, tartışmaya ve değerlendirmeye tekrar tekrar olanak verecek derinlikte. Her bir tartışma bir diğerini açarken, farklı gibi görünen bu kavramların birbirleriyle kesiştikleri zeminler bulmak mümkün. Popülist liderlerin politikaları bütün siyaset yapma biçimlerini kendine çeken ya da kendinden uzaklaştıran eksenler yaratarak her ikisini de aynı anda besleyebiliyor. Popülist politikaya angaje olan liderler ve grupların yanında bu politikaya karşı mücadele eden kişiler ve kitleler de yok değil, ancak kimi zaman bu kitleler eleştirdiği bu siyaset biçiminin kurucu öznesi haline de gelebiliyor. Bunun karşısında tabandan gelen demokratikleşme talepleri ve popülist siyasetle beraber kurumsallaşan diğer politika yapma biçimleri, demokrasi anlayışımızı farklı yönlere çekebiliyor. Bu demokratikleşme talepleri kimi zaman olumlu karşılıklar alsa da, kimi zaman devletlerin güvenlik politikaları ile etkisizleştirilmeye ve bastırılmaya çalışılıyor. Güvenlik politikalarının alanı günümüz teknolojisi sebebiyle o kadar genişledi ki, bu politikanın nesnesi haline gelmemiş varlık ve alan bulmak neredeyse mümkün değil. Ulusaldan Küresele: Popülizm, Demokrasi, Güvenlik konferansımız bu alanların kendine özgülüklerini göz önünde bulundururken, aralarındaki kesişimleri de ortaya koyan pek çok değerli sunuma ev sahipliği yaptı. Konferansın düzenlenmesinde emeği geçen herkese, ve bu bildiri kitabında tam metinleri ve özetleri bulunan bütün katılımcılarımıza çok teşekkür ederiz.
  • Yayın
    İstanbul’da yerel siyaset, ittihatçılar ve milliyetçilik, 1908-1925
    (Altınbaş Üniversitesi Yayınları, 2019-03-15) Ülker, Erol
    Bu araştırma, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş süreci açısından büyük önem taşıyan 1908-1925 döneminde, İstanbul’da izlenen yerel politikaları konu almaktadır. 1908 Anayasal Devrimi’nden sonra önce dolaylı olarak, Ocak 1913’ten sonra ise doğrudan ve tekelden İmparatorluğu yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) Osmanlı başkenti İstanbul’daki faaliyetleri, araştırmanın temel konusunu teşkil etmektedir. Öncelikle İTC’nin İstanbul’da nasıl ve hangi toplumsal sınıflara dayanarak örgütlendiği ele alınmakta, Cemiyet ile loncalar arasındaki ilişkiler incelenmekte ve bu bağlantının Cihan Harbi sırasında İstanbul’un iaşe işleri açısından önemine vurgu yapılarak, bu esnada Kara Kemal çevresi etrafında merkezileşen sermaye birikim sürecine işaret edilmektedir. Araştırmanın ikinci bölümünde, İTC örgütlenmesinin, Mütareke döneminde ve işgal koşulları altında İstanbul’da ortaya çıkan direniş hareketi açısından önemine vurgu yapılmaktadır. Araştırmanın temel sorunsallarından bir diğeri ise, İstanbul’da yönetimin İtilaf kuvvetlerinden Ankara hükümetine geçmesinin ardından ve 1923 Şeyh Sait ayaklanmasına kadar geçen süre zarfında ortaya çıkan yerel iktidar mücadeleleridir. Bu esnada, şehrin yönetiminin nasıl şekillenmesi gerektiği ve Ankara’daki merkezi hükümetle ilişkileri, iktidar ve muhalefet blokları arasında sertleşen iktidar mücadelelerinin ana eksenini oluşturduğu tartışılmaktadır.
  • Yayın
    Bir konferanslar dizisinin kısa tarihi ve geleceğe ilişkin temenniler
    (Sosyal Tarih Yayınları, 2021-04) Ülker, Erol; Ülker, Erol; Tayfun, Mertan
    [No abstract available]
  • Yayın
    İkinci Meşrutiyet Dönemi'nden Cumhuriyet'in ilk yıllarına Meslekî Temsil, sosyalizm ve komünistler
    (İletişim Yayınları, 2021-07) Ülker, Erol
    Bu çalışma Türkiye’nin kuruluş sürecinde korporatist hareket ile komünistler arasındaki ideolojik ve siyasal ilişkilerin nasıl geliştiği sorusuna odaklanmaktadır. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Meslekî Temsil programını ortaya koyan korporatist hareket, siyasal ve iktisadi yaşamın belli başlı meslek gruplarını temsil eden korporasyonlar etrafında yeniden yapılandırılmasını önermektedir. Cihan Harbi’nin son yıllarında İTC içindeki muhalefete siyasal ve ideolojik bir içerik kazandıran Meslekî Temsil programı, Mütareke döneminde İttihatçı sol olarak adlandırılan, zaman zaman sosyalist ve hatta komünist olma iddiasında bulunan bir siyasal yönelim için önemli bir referans noktası haline gelmiştir. Bu korporatist yönelim ile İttihatçı solun dışındaki sosyalist ve Komintern çizgisindeki komünist gruplar arasında Mütareke döneminin farklı aşamalarında kimi temaslar ortaya çıkmıştır. Bu yazı, kuruluş sürecini Şubat 1925’te toplanan Akaretler Kongresi’yle tamamlayan Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP), İkinci Meşrutiyet Dönemi’nden beri esnaf ve emek örgütlenmelerinde önemli bir aktör haline gelmiş olan meslekî temsil çizgisiyle nasıl bir ideolojik ayrışma yaşadığını tartışmaktadır. 1925-1926 döneminde TKP içinde ortaya çıkan Meslek dergisi ve Halk gazetesiyle ilişkiler hakkındaki tartışma bu açıdan önemli bir gündem oluşturmuştur. Yazının başlıca argümanı, Komintern’in TKP üyelerinin meslekçi bir yönelimi temsil eden bu yayınlarla işbirliği yapmasının önüne geçerek söz konusu ideolojik ayrışmada önemli bir rol oynadığıdır. TKP bu süreçte Komintern’in etkisi altında ideolojik olarak homojenleşirken, TKP’den uzaklaşan Şevket Süreyya ve Vedat Nedim gibi unsurlar daha sonra Kadro dergisinin kurucuları arasında yer almış, bu dergi vasıtasıyla Kemalizm’e ve CHP iktidarına radikal bir ideolojik yönelim verme çabasına girişmiştir.
  • Yayın
    Türkiye Komünist Partisi’nin Bolşevikleşmesi, 1925-1928
    (Yordam Kitap, 2021-10) Akbulut, Erden; Ülker, Erol
    Türkiye’nin en eski partisinin belgelere dayalı kapsamlı tarihi... Geçmişten bugüne düşürülen eşitlik ve özgürlük ışığıyla günümüzü ve geleceğimizi aydınlatan bir tarih yolculuğu… Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluş süreci, Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları içinde başlar ve 1925 Şubat’ında Akaretler’de toplanan kongreyle tamamlanır. Modern Türkiye’nin biçimlenişi sırasında ortaya çıkan çelişkiler, çatışmalar, sancılar ve akıp giden siyasal olayların izlerini taşıyan bir süreçtir bu. Dünyanın değişen dengeleri, dengeler oluşurken meydana gelen devrimler ve karşıdevrimler, yeni baştan kurulan bir ülkenin yaşadığı sarsıntılar, etnik ve dinsel yapısı hızla değişen bir coğrafyada sınıf mücadelesinin ve sosyalizmin tabanını oluşturan kitlelerin ülkeden ayrılışı TKP’nin oluşumunun içsel ilişkileridir. TKP’nin kuruluş sürecinin tamamlandığı 1925 Akaretler Kongresi, Şeyh Sait İsyanı’nın patlak vermesiyle “ulusal mesele”nin çetrefil hale geldiği günlerde toplanmış, Mart 1925’te başlayan Takrir-i Sükûn dönemi TKP üzerinde büyük bir baskı yaratmış, bu baskıcı ortam TKP raporlarında “terörcü diktatörlük” olarak nitelendirilmiştir. TKP, kavurucu bir tarihsel kesitte kurulur ve yurdunda ağır bir baskı altında tutulurken Komintern çatısı altında ona ilişkin tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalar, Komintern’in Temmuz 1924 tarihli 5. Kongresi’nde benimsenen ve tüm komünist partilere önerilen Bolşevikleşme yöneliminin yansımalarıdır. TKP’nin 1919-1925 dönemi, Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu başlıklı birinci ciltte ele alınmıştı. Bu cilde konu olan 1925-1928 döneminde, TKP, bir iç tartışmalar ve fikir ayrılıkları sürecinden geçmektedir. TKP içindeki tartışmaların odağında onun Komintern çizgisiyle uyumlu bir kitle partisine dönüşmesi ve Kemalizm ile kuracağı ilişkinin niteliği yatar. Türkiye Komünist Partisi’nin Bolşevikleşmesi, 1925-1928’de önemli simalara, olaylara, toplantılara, eylemlere, yayınlara ve yargılamalara ilişkin tarihsel belgeler ve mektuplar bulacaksınız. Kitabın önemli yönlerinden biri de TKP’nin karmaşık tarihini anlamayı kolaylaştıracak bir yol haritası ve kronoloji içermesi.
  • Yayın
    1919 seçimleri ve İstanbul’da bir sosyalist ittifak girişimi
    (Tarih Vakfı, 2019-04) Ülker, Erol
    1919 yılının son aylarında İstanbul’daki çeşitli sol partileri ve işçi derneklerini bir araya getirmeye çalışan ittifak girişimi seçim sürecinde dağılır. TİÇSF, TSF ve SDF adayları seçimlerde başarılı olamaz ve Numan usta meclis’e giren tek işçi temsilcisi olarak kalır. O da İstanbul’un 16 Mart 1920’de resmi olarak işgalinden sonra İngiliz makamları tarafından Malta’ya sürgüne gönderilecektir.
  • Yayın
    Antoine Köpe’nin anılarında çok-kültürlü aile, çok-uluslu imparatorluk ve milliyetçilik
    (Tarih Vakfı, 2020-12) Ülker, Erol
    Bu yazıda Antoine Köpe’nin anılarında Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları’na ilişkin nasıl bir bakış açısının hâkim olduğunu tartışmayı amaçlıyorum. Bunu yaparken Köpe ailesinin çok-kültürlü geçmişiyle Antoine’nın bu iki imparatorluğun çok-uluslu yapısına duyduğu sempati arasında bir ilişki olduğunu vurgulamaya çalışacağım.